Türkülerim.net

Türküler

››› Bizim Türküler


A  B  C  Ç  D  E  F  G  H  I  İ  J  K  L  M  N  O  Ö  P  R  S  Ş  T  U  Ü  V  Y  Z  
KÜLTÜR KAVRAMI ÜZERİNE TARTIŞMALAR

Ana Sayfa Kategori :FOLKLOR


Kültüre ait sayısız tariften bir kaçını şu şekilde belirtebiliriz:
Tylor : “Bilgi, inanç, sanat, ahlak, hukuk, örf ve adetlerden ve insanın toplumun bir üyesi olarak elde ettiği bütün yeteneklerden oluşmuş karmaşık bütüne kültür denilir.”
Malinovski: “Kültür, aletlerden ve tüketim mallarından, çeşitli toplumsal gruplaşmalar için yapılan anayasal belgelerden, insana özgü düşünce ve becerilerden, inanç ve törelerden oluşan bütüncül bir toplamdır.”
R. Linton: “Bir topluma ait tüm hayat biçimine kültür denilir.”
Z.Gökalp: “Kültür (Hars) halkın annelerinden, eğilimlerinden, örflerinden, sözlü ve yazılı edebiyatından, estetik ve iktisadi ürünlerinden oluşur.”
M.Turhan: “Kültür, bir cemiyetin sahip olduğu maddi ve manevi değerlerden oluşan bir bütündür.”
MADDİ VE MORAL KÜLTÜR AYRIMI
Kültürü kendi içinde maddi ve moral kültür unsurları diye ikiye ayırmak mümkündür. Her tür sınıflamada olduğu gibi bu ayrımda da amaç, iki alanın birbiriyle ilişkisini çözümlemek, niteliklerini açığa çıkarmak ve nihayetinde kültürel değişmenin dinamiği üzerine analizler yapmada kolaylık sağlamaktadır.
Maddi kültür, bir kültürel sistem içindeki teknolojiyi, üretim araçlarını, kullanılan araç ve gereçleri, kısacası görünür alandaki her tür insan ürününü kapsar. Öte yandan moral kültür dediğimizde ise, o kültürel sistem içindeki dini hayatın inançlarını, ahlaki değerleri, hukuk sistemini, insan ilişkilerini düzenleyen yazılı ve yazısız kuralları, toplumsal anlama sahip sembolleri, davranışların gerisindeki her tür düşünce ve duygulanım hallerini, egemen ya da muhalif zihni referansları kastediyoruz demektir.
Her toplumsal ve kültürel sisteme tekabül eden bir değerler dizgesi vardır.
KÜLTÜREL DEĞİŞME
Bir topluma ait kültür çeşitli şekillerde değişime uğrayabilir. Herhalde bunların en başında kültürün kendi içi dinamikleriyle yaşanan değişme gelir. Her kültürel sistem kendi iç katmanlarıyla, çevresiyle, tabiatla canlı bir ilişki içindedir ve bizatihi bu ilişki yeni formlar, anlayışlar, değerler doğurur.
İkinci türden kültürel değişme zorunlu kültürel değişmedir. Bir ülke doğrudan ya da dolaylı olarak işgale uğradığında fatihlerin kültür ile kendi kültürü arasında doğduğu varsayılan ahlaki hiyerarşi nedeniyle, egemenlerin tarzı kültürel sisteme nüfuz eder ve popülerleşir.
Üçüncü kültürel değişim biçimi ise, gönüllü nitelikte olanlarıdır. Bir toplumun kendi geleneğine dayalı olarak modernleşme yolunda ilerlemesi, üretime, verimliliğe, daha insani bir hayatın kurulmasına yönelik olarak çaba göstermesi bu yöndeki değişimler içindedir.
Kültür değişmeler konusunda atlanılmaması gereken bir başka konu, bir toplumsal sitemdeki kültürün homojen bir bütün teşkil etmemesi, kendi içinde katmanları olması sebebiyle değişmenin her türünün bu katmanlarda farklı biçimlerde görüneceği hususudur.
Aynı kültürel sistem içinde yer alan fakat egemen kültürel kalıplara itiraz eden karşı kültürler de değişimi ana sistemden farklı yaşarlar. Bugünkü modern ulus devletlerinin içinde yerelleşmenin bir uzantısı olarak beliren mikro milliyetçilikler, bir zamanların hippi kültürü yahut 68 kuşağın anti-kapitalist ve alternatif bir hayat kurmak için kimi denemelere girişmesi bu manadadır.
KÜLTÜREL GECİKME
Kültürel gecikme kavramı Amerikalı toplum-bilimci W.Ogburn tarafından ortaya atılmıştır. Ogburn, bir toplumsal sistemdeki maddi ve manevi kültürün karşılıklı ilişkisinde değişme sürecinde ortaya çıkan bir uyumsuzluk haline dikkat çekmiştir. Ona göre, maddi kültürde meydana gelen değişiklikler belli bir gecikme ile manevi kültür tarafından (hukuk, töre, gelenek, görenek, toplumsal zihniyet vs.) takip edilmekte, arada bir boşluk doğmaktadır. Özellikle maddi kültürün teknoloji boyutundaki değişiklikler, kültürel gecikmenin çarpıcı bir biçimde görülmesini sağlarlar.
KÜLTÜRLEŞME (AKÜLTÜRASYON), BENZEŞME (ASİMİLATİON) AYIRMA (SEGMENTİON)
KÜLTÜRLEŞME
Kültürleşme, iki farklı kültürel sistemin arasındaki ilişkiyi ve kültürel alış-verişi anlatmak için kullanılır. Ancak buradaki temel unsur, egemen kültürel sistemin kendine ait değerleri ve anlamları diğerine aktarması, onu “kültürlemesi” dir.
Akültürasyonda iki farklı kültürün ilişkisi çoğunlukla melez sayılabilecek yeni bir kültürel evren doğurur. Artık bu kültür ne geleneklerine sahiptir ne de egemen kültürün formlarını bütünüyle alabilmiştir.
BENZEŞME/AYRIŞMA
Tarih boyunca, çeşitli eksenlerde teşekkül etmiş olan kültürel sistemler birbirleriyle ilişkide bulunmuşlar, karşılıklı etkilemişler ve etkilenmişlerdir. Bu tür karşılıklı ilişkiden bağımsız, kendi içine kapalı bir kültürel sistem düşünülemez. Ötekilerle temas bir kültürel sistemin “kendiliği”ni tecrübe etmesi bakımından da hayatidir. Çünkü kendini bilmek, farklı olanı teşhis üzerinden gerçekleşir.
Kültürel sistemlerin birbirleriyle ilişkisi hem benzeşme hem de ayrışma yönünden sonuçlar yaratır. İnsanın doğa ile daha fazla mücadele etmek zorunda kaldığı ve bu mücadelenin onun hayatını belirlediği geçmiş dönemlerde kültürel benzeşmenin temel dinamiğini de genellikle bu mücadelenin yöntemleri üzerinde gerçekleşen alış-verişler oluşturur.
Milli devletler kuruluş süreçlerinde bir tür çocukluk hastalığıyla davranarak içine alamayacakları “çok farklı” unsurlara karşı onları ayırma, dışarıda tutma politikaları tatbik etmişlerdir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk ve Yunan devletleri arasındaki nüfus mübadelesi bu manada ayrışma örnekleridir.
ALT KÜLTÜR/KARŞI KÜLTÜR
Bir kültürel sistemden bahsettiğimizde, belli bir toplumu “öteki”lerden farklı kılan ve kendi içinde temel bir takım parametreler üzerinde uzlaştıran, keza kabul edilebilir bir farklılığa da izin veren bir yapıyı anlarız. Hiçbir kültürel sistem tam anlamıyla homojen değildir; böyle bir “eşitlik” halinin yaşanması için o toplumda gelire, harcamaya, kültüre, etnisiteye, yaşam biçimlerine vs. ilişkin tam bir eşitliğin var olması gerekir. Oysa modern toplumlarda, her şey bir kenara bırakılsa bile uzmanlaşma, işbölümü, üretim biçimleri, bilgi edinme yöntemleri ve bunları kullanma tarzları itibariyle farklılıklar vardır ve bu durum yine kültürel sisteme farklılık olarak yansır.
Alt kültür denildiğinde mesleklerin, sosyal sınıfların, hatta toplumsal cinsiyetin ya da belli yaş gruplarının kültürel yapılanmaları kastedilir. Tüm bu alt kültür grupları kendilerini önemli ölçüde üst kültürün paydası olarak görürler ve öteki alt kültür gruplarıyla aralarında oluşan farkları bir uyumsuzluk ve çatışma haline dönüştürmezler. Esasen alt kültür tanımında bir özerklik arayışı, farklılıklarını abartıcı bir tavır söz konusu değildir. Alt kültürlerin özerklik talepleri ancak genel toplumsal düzene ilişkin ciddi bir meşruiyet kaybı doğması ve bunu telafi edilebileceğine dair bir kanaatin olmaması halinde söz konusudur.
Karşı kültür ise, alt kültürden farklı olarak egemen kültürel değerleri reddeden, onun yerine alternatif bir kültürel sistem takdim etme iddiasında olan kültürel biçimleri tanımlar. Hippi kültürü ya da 68 kuşağı gençliğinin anti-kapitalist çizgideki toplumsal ve ideolojik tavrı karşı kültür örnekleridir.
KÜLTÜREL TASSUP/YABANCI KÜLTÜR HAYRANLIĞI
Kültürel taassup (ethnocentrism) kişinin kendi kültürüne ait akli ve duygusal unsurları esas alarak öteki kültürleri eleştirmesi, kendi kültürünü doğal sayarken ötekileri suni olarak değerlendirmesidir.
Yabancı hayranlığı ise, bir bakıma kültürel taassubun bütünüyle karşıtı bir hali ifade eder. Burada da kişi içine doğduğu kültürü hakir, çirkin, değersiz görür ve hiçbir analitik mahkemeye dayanmaksızın dışarıdan gelen her tür kültür unsurunu olumlamaya dayalı bir ruh hali ile davranır.
Yabancı hayranlığı, tam olarak bu şekilde yapılan bir adlandırma ile sadece ret edilen kültürün taraftarlarınca değil, aynı zamanda hayranlık duyulan kültürün içinde de eleştirildiği için daha çok kılık değiştirerek ya da farklı adlandırmalar ile dolaşıma girer. Son zamanlarda ülkemizde beyaz Türkler ya da Avrupalı Türkler diye bir kavram ortaya atılmıştır.
Her toplumda ölçüsüz bir yabancı hayranlığıyla davranan birileri olabilir; ancak bir toplumun çoğunluğu böyle davranmaz. Bu örnekler son tahlilde bir kültürün kendi üzerine düşünmesi, sorunlarını kritik etmesi bakımından da faydalıdır.
POPÜLER KÜLTÜR/KİTLE KÜLTÜRÜ/HALK KÜLTÜRÜ/SEÇKİN KÜLTÜRÜ
Halk kültürü ifadesi, folklora ilişkin kültürel pratikler içerir. Halkın kendiliğinden, doğa ve toplumsal çevresi ile kurduğu ilişkilerin bir uzantısı olarak ürettiği, yaşattığı, katıldığı bu kültürel uygulamalar, hayatın yaşanma biçimine ilişkin olarak tecrübelere dayanır.
Popüler kültür kavramsal düzeyde, yaygın olan, geniş kabul görmüş, halka ait bulunan gibi anlamlara gelir. Ancak popüler kültürün halk kültüründen önemli farkları vardır. Her şeyden önce artık popüler kültür alanına ait olan pratikler doğanın bir uzantısı değildir; kurgusal niteliktedir. Popüler kültüre dair üretimlerde doğayı taklit etmek, gündelik hayat için işlevsel ürünler ortaya koymak gibi kaygılar yoktur. Yine halk kültüründen önemli bir farkı, üretimin ardında profesyonel çalışmaların olması, güçlü bir ekonomiye karşılık gelmesidir.
Popüler kültür ile kitle kültürü arasında oldukça belirsiz bir sınır vardır. Hatta bazen birbirlerinin yerine dahi kullanılmaktadır. Ancak bir kültürel pratiğin sadece kitleler nezdindeki beğenilme, tüketilme özelliklerine bakılarak kitle kültürü diye adlandırmak doğru olmaz; popüler kültür ile kitle kültürü arasındaki ayrım, egemenle tabi olanlar arasındaki ilişkide o kültürel pratiğin bulunduğu yere göre yapılır. Popüler kültürün egemenlik ilişkisinde aykırı bir duruş olduğu, direnişten muhalefete çeşitli dozlarda bir itirazı dillendirdiği genel olarak kabul edilmektedir. Özellikle bu ayrım müzik konusunda öne çıkmaktadır. Mesela arabesk diye adlandırılan müzik türü tam da bu niteliğiyle kitle değil, popüler kültür alanı içine girmektedir. Kitle kültürü moda deyimiyle sürekli “in ve out” hali içindedir. Bu alana ait uygulamalar hızla gündelik hayata girer, tüketilir ve unutulur. Bir dönem meşhur olup sonra unutulan şarkılar, giyim kuşam stilleri, eğlence mekânları, çeşitli “trendler” bu doğrultuda kitle kültürü dünyasına aittir.
Seçkin kültürü ise, bir toplumda ekonomik, siyasal, bürokratik, aydın, sanatçı elitlerin kendilerini ait hissettikleri ve diğer kültür biçimlerine göre daha değerli olduğunu düşündükleri pratikleri kapsar. Bu toplumsal kesimde yer alanlar, gelişmiş bir beğeni duygusuna sahip oldukları, kültürel manada zengin bir birikimleri bulunduğu, bilgileri ve maddi şartları itibariyle evrensel düzeyde öne çıkmış kültürel ürünlerden bir seçme yapabildikleri kanaatindedirler.
MİLLİ KÜLTÜR/EVRENSEL KÜLTÜR
Milli evrensel kültür konusu kültür hakkında en çok tartışması yapılan alanlardan birisidir.
Milli kültür kavramı, yeryüzündeki kültürel parselasyonun milli devletlerin sınırlarıyla çakıştığı varsayımı üzerinden şekillenir. Esasen, milletlerden söz edilen bir dünyada bu milletlere tekabül eden kültürlerden de söz edilmesi yanlış olmaz.
Milli kültür, bir milletin milli devlet olmazdan önceki kültürel dünyasının üzerine tam olarak oturmaz; o ilgili devletin siyasal sınırları içindeki farklı kültürel deneyimlerin bir toplamı ve aynı zamanda modernleşme süreçlerinin bir sonucu olarak şekillenir.
İlişkilerin yoğunlaştığı günümüz dünyasında milli kültürlerin çeşitli nitelikleri itibariyle ven şemaları gibi birbirlerinin içine geçtikleri görülür. Ayrıca evrensel kültür ile milli kültürlerin ilişkileri onlardaki ortaklık alanını evrensel düzeye çıkaran bir etki yaratır.
Evrensel kültür ise, ekonomik olarak gelişmiş, siyasetten dünya düzeyinde etkin, sanat ve kültür alanında parlak örnekler ortaya koyan ülkelerin başka ülkeler tarafından da kabul gören değerlerinden oluşur. Burada iki yöndeki sürecin altını çizmek gerekir: Birincisi, bu tür ülkeler evrensel düzeyde çekim merkezleridir ve ürettikleri değerler artık özgün bir milli kültürün eseri sayılamazlar. İkincisi ise, bu tür ülkeler ürünlerini dünya ölçeğinde yayma, benimsetme, cazibeli gösterme araçlarına sahiptirler. Dolayısıyla kültürel pratikleri milletlerarası hegemonya mücadelesinde son derece baskın bir rol oynarlar.
Milli kültür ile evrensel kültürü uzlaşmaz, bir araya gelmez, birbirinin hasmı kültürel evrenler olarak görmek yanlıştır. Evrensel kültürün benimsenmesi daha doğal bir dünyada yaşayacağımız, tüm insanlığın homojen ve yatay bir yoldaşlıkla birleşeceği düşüncesi çeşitli yanılsamalar içerir. Her şeyden önce evrensel kültürün parametreleri dâhil her tür-kültür inşadır; ikincisi ise insanlar arasındaki farkı doğuran kültür olmayıp gelişmişlik düzeyleri, ait oldukları sosyal sınıfları, sosyal tabakaları, gelirleri, harcama biçimleri, statüleri, prestijleridir. Bu farklılıklar olduğu sürece kültürel benzeşme beklenemez. Öte yandan evrensel kültüre ait kimi özelliklerin benimsenmesi ve gündelik hayata sokulması halinde kişinin ait olduğu milli kültürden çıkacağı endişesi de gereksizdir.
SÖZLÜ KÜLTÜR, YAZILI KÜLTÜR, SEYİRLİK KÜLTÜR
Toplumlar içindeki yer aldıkları sosyolojik aşamaya göre belli bir kültürel düzene sahiptirler. Bu düzen, onların konuşmalarını, ilişkilerini, akıl yürütmelerini, kimliklerini her tür kültürel üretimlerini derinden etkiler.
İnsanlığın tarihi sürecinin sözlü kültürden yazılıya, nihayet seyirliğe doğru bir değişim geçirdiği görülmektedir.
Sözlü kültürde, bilgi söze dayalı olarak gelecek kuşaklara iletilir, her tür insani eylem söz ekseninde teşekkül eder,söz tüm nitelikleriyle en temel kültürel dinamiktir.
Yazılı kültür elbette yazının ortaya çıkması, gelişmesi, okur-yazar sayısının artmasıyla birlikte ağır ağır oluşmuş, sözlü kültürün yerini almıştır. Az sayıdaki bir okur-yazar kesiminin bulunması, yazılı kültürün oluşması için kâfi değildir. O yüzden yazılı kültürün baskın hale gelmesinde matbaa marifetiyle kitap basım, dağıtım ve okunmasının yaygınlaşmasını başlangıç almak çok daha uygundur.
Yazı, bilginin gelecek kuşaklara tam da saptandığı gibi aktarılmasına izin verir; o yüzden kültürel birikim etkinliği ve hacmi yazı sayesinde artmıştır.
Yazı, bireysel kimliğin gelişmesi için de hayati bir rol oynamıştır. İngilizce person kelimesi Latince personare’den gelir ve içten dışarıya ses veren anlamındadır.
Seyirlik kültür ise, televizyon yayınlarıyla birlikte hayatımıza giren ve kendini yeni bir ilişkiler ağı, muhakeme tarzı olarak dayatan kültürel biçimdir. Seyirlik kültürde görüntü öne çıkar, görüntünün düzeni gerçek hayatın ikamesi olarak tanımlanır ve Eflatun’un Mağara metaforunda anlattığı mağara duvarındaki gölgeler gibi gerçekliğin kendisi haline gelir. Seyirlik kültürde vurgunun görüntü üzerinde oluşu sözün kudretini, dolayısıyla düşünceyi geri plana çeker, ne söylendiği değil ne görüldüğü önemlidir.
Seyirlik kültür, skandala, kışkırtmaya, baştan çıkarmaya yönelik referanslar üzerinden şekillenir.
Günümüzde hızla yaygınlaşan seyirlik kültüre yönelik birçok eleştiri dile getirilmiştir. Ancak yinede bu eleştiriler, kitlenin yazılı kültürden radikal bir biçimde kopmuş oldukları için adresine ulaşmamakta, dar bir çevrenin söylenmesine dönüşmektedir. Yine de seyirlik kültürün benzeştirici niteliği entelektüel öncülerin toplumsal rolünü daha belirgin kılmakta, bu da eleştirel çevrelerin düşünceleri için daha fazla bir etkinlik alanı doğurmaktadır.
KÜLTÜREL PRATİKLERİN TEŞEKKÜLÜNDE BİREY/ TOPLUM İLİŞKİSİ
Kültürel pratikler sürekli değişmeye, yenileşmeye açıktırlar. Bu açıdan kültür hiçbir zaman bir sabitler toplamı olarak değerlendiremeyiz. Kültürel formların yeni bir anlam ile hayatta yer alması ya da bütünüyle yeni pratiklerin ortaya çıkması kişisel katkıların ürünüdür. Bu başka kültürden adaptasyon yoluyla olabileceği gibi bütünüyle yeni bir yaratım şeklinde de olabilir. Hepimiz hayatın bize sorduğu sorulara kültürün verili kategorileri dışında da cevaplar veririz. Bunların arasından bazıları toplum tarafından onaylanır, benimsenir ve nihayet yaygınlaşır. Bu onayı alanlar ortak kültür değerleri mertebesine yükselirler.
En basit gündelik ilişkiler dahi kültür sayesinde oluşan ortak bağlam ile mümkün hale gelir. Bir kişiye merhaba dediğimizde bunun anlamını paylaşılan kültürün bağlamı belirler. Eğer böyle bir bağlam olmasaydı, merhabaya karşı kişi bütünüyle başka bir tepki verebilir, sözün dostane ya da düşmanca olup olmadığını anlamakta zorlanırdı. Tıpkı semboller üzerinden anlamı nasıl dile çeviriyorsak, aynı şekilde kültür sayesinde ilişki kurar ve hayatı daha tatmin edici kılarız.
Kişi ile kültür arasındaki ilişki, yenileşmeyi ve gelişmeyi sağlamaya yönelik olarak belli ölçüde istikrarsızlığı içerir. Eğer tam bir uyum, tam bir düzenli ilişki söz konusu olsaydı, kültür her zaman kendini tekrar ederdi.
KÜLTÜR İNSAN ÜRÜNÜRÜDÜR
Kültür insan yapısıdır ve insanın yaptığı her şey kültürün bir parçasıdır. İnsan doğal olarak bir sosyal hayvandır, üreticidir, yaratıcıdır ve toplam sosyokültürel sistem insanın ürünüdür. Bu anlamda tüm grup yaşamının ve tüm toplumun birer kültürel ürün olduğunu söyleyebiliriz.
KÜLTÜREL MİRAS VE ÇEVRE
Kültür süreklidir, dayanıklıdır. Bireysel insan ise kültüre gelir, kültürde yaşar ve sonra da gider. Her toplumdaki kurumsallaşma davranış örüntülerinin toplamı, bir kültürel mirastır.
Kültürel çevre hemen hemen, halkın büyük çoğunluğunun sosyal davranışları üzerindeki en güçlü tek etkidir. Tecrit sırasında bile kişi kazandırıldığı davranış örüntülerine göre düşünür ve hareket eder. Kültürün formları kişinin sosyal kişiliğini formlaştırmış, kabul ettiği değerler kadar oynadığı sosyal rolleri de belirlemiştir.
YAŞAMA DESENİ
Kültürün ilk işlevi, “yaptığı” en önemli şey, toplumda bir yaşama şeması veya yaşama deseni sağlamaktır. Kültür sok sayıdaki kişilerin sosyal davranışlarını sistematize eder. Topluma katılan kişiler kültür nedeniyle şeyleri nasıl yapacaklarını keşfetmek veya yeniden öğrenmekten kurtulurlar.
Kültür toplumun değerlerini bir araya getirir, içerir ve yorumlar. Böylece insanlar neyin bilinip uygulanmaya değer olduğunu öğrenmiş olurlar.
Bireyler kültür içinde sadece kendi kültürel geleneklerine bağlı hale getirilmekle kalmazlar fakat aynı zamanda bu gelenekleri paylaşan diğer kişilere karşı da sadık olmaya yöneltilirler.
Kültür kişileri derilerinin renginden veya diğer fizyolojik işaretlerden daha anlamlı ve daha bilimsel bir biçimde karakterize eder.
Kişiden kişiye değişen bireysel farklılıklar ve gruptan gruba değişen davranış örüntüleri gibi, kişilik üzerinde de hiç kimsenin kaçamayacağı bir kültürel damga vardır.
SİYASAL EYLEM ALANI OLARAK KÜLTÜR
Kültürden Siyasal Olana
Kültür doğal olmayan, doğada hazır bir şekilde bulunmayan, sonradan üretilen, oluşturulan bir yapıdır. Bu yapıyı oluşturan temel özne ise insandır. “Kültür dünyası, insan damgasını taşır. İnsan düşünen ve üreten aklı, kültür dünyasının oluşumunda asıl fail olarak görülmelidir.”
Kültür, zamanla ve genellikle ulusla ya da devletle birlikte anılmaya başlar ve bu durum ‘biz’i ‘onlar’dan farklılaştırır. Bu anlamıyla kültür, siyasal ve ideolojik yönleri bütünleştirmiştir. Siyasal ve ideolojik boyut kültür yapısının içinde mevcuttur. Siyasal eylem ve ideoloji kültüre içkindir; her kültür çözümlemesi aynı zamanda bir siyasal eylem, ideoloji ve bakış açısı çözümlemesi olmaktadır. Eğer kültür en başta bir sürecin adı ve bütünüyle eylem, insan eyleminin en yalın görünümü ise bu yapının ne denli siyasal ve ideolojik olanı içerdiği de görülecektir.
Kültürde Yuvalanan Siyaset
Genelde kamu düzenini sağlama ve yönetim işlerinin yürütülmesi şeklinde tanımlanan siyaset, temel bir kurum olarak insanlığın başından beri var olmuştur. Arapça kökenli olan ‘siyaset’, anlamlarına bakıldığında ise yönetme ve kamu düzenini aştığı görülmektedir. Sözlük karşılığı eğitmek, yetiştirmek, düzenlemek olan siyaset, en temelde bir şeyin oluşturulması, inşa edilmesi anlamına da ulaşmaktadır. Siyaset tutum içinde olacağının belirlenmesi işlevlerini üstlenmiştir. Dolayısıyla toplumun bugününü ve yarınını ilgilendiren çok önemli kararların arkasında yer almaktadır. Bir karar mekanizması olarak siyaset toplumun bugününü olduğu gibi ufkunu da belirlemektedir. Aynı zamanda kültür ile aynı amaca dönük bir şekilde toplumun geliştirilmesi ve yetiştirilmesi işlevini de üstlenmektedir.
Eagleton’a göre en temelde “siyaset kültürün itaatkâr hizmetçisi değildir; kültür siyasetin ürünüdür.” Kültür siyasetin girişimleri sonucunda şekillenmektedir. Bu açıdan kültür ile siyaset arasında sürekli bir bağın bulunduğu görülmektedir. Söz konusu bağ, kültürün tüm zamanlarda siyasi içeriğe sahip olduğu, siyasi açıdan da yorumlanması gerektiğini doğurmaktadır.
Kültürün siyasal bir eylem alanı olduğu belirlemesi, iktidar kavramına yaslanmaktadır. Burada daha özelde ele alınan siyasal iktidarın gerçek doğası, yapıp ettikleri, projeleri kültür paralelinde değerlendirmektedir. Buna göre siyasal iktidarlar sadece toplumu yöneten birer ek olmasının ötesinde toplumu dönüştüren, değiştiren, etkileyen bir mekanizmadır aynı zamanda. Toplumu dönüştürme işleminde siyasal erk, doğrudan kültürü hedef almaktadır.
Siyasal tavrın örgütlü hali olan ve meşru güç kullanma hakkını elinde bulunduran devlet, doğrudan kültürü kendi bünyesine katmış, kültür ile ilgili temel meseleleri kendi alanı içine almış durumdadır. Her devletin önde kültür programı oluşmuştur. Buna göre vatandaşın hayat tarzından kimliğine, gündelik hayatın tüm yönlerine varıncaya kadar devlet hemen hemen tek söz sahibi olmaya çalışmıştır.
Siyaset – kültür denkleminde öne çıkan bir diğer kavram ise ideolojidir. Siyaset herhangi bir ideolojinin oluşturulması, ideolojik bir bakışın yaratılması, ideolojik bir kimlik inşası noktasında doğrudan kültüre başvurmaktadır. Yahut söz konusu projeleri gerçekleştirilmesi için kültürü devreye sokması gerekmektedir. Buradan hareketle ideolojinin bir kültürel üretim olduğu söylenebilir.
Sonuç
Anlamlandırma unsuru olan kültür, insan ve toplumun nereden, nasıl baktığını, tavrını neye göre belirlediğini gösterir. Bu bakımdan insan ve topluma anlam haritası sunar.
Kültür siyasete içkindir; siyasal bakışı, siyasal tutumu içermektedir. Kültür sorunun analizi beraberinde siyasal okumayı da getirmektedir. Elbette bu tespit, kültürün tek bir bakış açısının ürünü olduğu dolayısıyla oradan hareket eden bir okuma gerçekleştirmesi gerektiğini dayatmalıdır.
POPÜLER KÜLTÜR VE SANAT
Popüler kültür, en geniş ve kabul gören tanımıyla, gündelik hayatın kültürüdür. Önemi de buradan geliyor. İktidar ve ekonomi, bütün maddilikleri ve ağırlıklarıyla gündelik hayatta işler. Tüm ideolojik biçimlenmeler gündelik hayatta gerçekleşir. Gündelik hayat, yönetenleri ve yönetilenleri yan yana getirir.
Popüler kültür kullanım ve tüketim kültürüdür: Kullanım ve tüketim popülerin üretiminin ilk safhasından son kullanım safhasına kadar her safhada vardır. Bundan dolayı popüleri anlamak için zincirin en başına, tüketim ilişkileri ve biçimine gitmek gerekir. Popüler kültür, kültürel “şeylerin” mekanik üretimi ve geniş iş bölümü etrafında kurulan kapitalist mal üretimi, pazarlaması, dağıtımı ve tüketimi biçimlerine dayanan bir kültürdür.
Popüler kültür sorunu, 1950’li yıllarla birlikte, ilk önce Amerikan akademik çevrelerince, başlangıçta bir iletişim konusu olarak, daha sonra da bağımsız bir toplumbilim disiplini olarak ele alınmaya başlandı. Yeni bir olgu olmasına karşın, popüler kültür diye yeni bir inceleme düzeyi yaratma gayretkeşliğinin altında, pozitivizmin, toplumsal olguları parçacıl bir biçimde inceleme gereksinimi yatmaktadır. Bu gereksinimin, pozitivist bilim yaklaşımının doğası içinden kaynaklanan iki temel nedeni vardır: Bu yaklaşım, toplumsal olayları bütünsel bir biçimde ele almayı doğrudan bir yarar olarak görmemektedir. İkincisi, pozitivizm, bir anlamda olguculuk olduğu için, parçacıl bir inceleme yöntemine sahiptir. Olguları yüzeysel biçimleriyle ve denetim altına alınabilir değişkenlere indirgeyerek, tek başlarına ele almayı benimsemiştir.
Gün geçtikçe çok daha fazla alan kaplamaya başlayan popüler kültürün küresel ölçekte iki temel özelliği vardır. Bunlardan birincisi, batı merkezli olmaya devam etmesidir. Yani, batı teknolojisi, sermayenin yoğunlaşması, tekniklerin yoğunlaşması, batı toplumlarında emeğin yoğunlaşması ve batı toplumlarının öyküleri ve görselliği: Bunlar, bu küresel kitle kültürünün de yönlendirici güç kaynağı olmayı sürdürüyor. Diğer önemli özelliği, kendine özgü türdeşleştirme biçimidir. Bu kültür, türdeşleştirici bir kültürel temsil biçimidir, eskiden de olduğu gibi müthiş derecede özümseyicidir. Fakat türdeşleştirme asla kesin olarak tamamlanmamıştır ve tamamlanmak için de çabalanmaz.
TOPLUM, KÜLTÜR VE SİYASET
Milli kültür kavramının bir objektif diğeri ise sübjektif iki anlamından bahsedilir. Objektif olarak milli kültür, tarihin belli bir anında, millet topluluğunun sahip olduğu maddi ve manevi müştereklerin toplamıdır.
Sübjektif tarifler, kişinin, grupların dünya görüşü, değerleri, kabulleri, siyasi ve sosyal mevkii ile millet ve kültürden ne anladığına bağlı olarak şekillenir.
Kültürü Açıklayan Bir Kavram Olarak Millet
Entelektüel çevrelerde amaçlar bakımından birbirinden ayrı iki tür millet yorumundan bahsedilir.
Birincisi, “Türk Milleti” Anadolu’ya göç eden Türkmenlerle birlikte, onlardan önce buralarda yaşayan Bizanslıların, İyonların, Hititlerin hatta biraz tereddütle telaffuz edilmekle birlikte Kadim Yunan’ın bir toplamıdır. Bu perspektif, “batılılaşma misyonuna” heyecanla sahip çıkanların tutumlarını meşrulaştırmak için tarihen batılılarla akrabalık kurma arzularından hayli etkilenmişlerdir.
İkinci millet anlayışı ise, “soy, ırk, etnik yapı” olarak adlandırabileceğimiz bir müşterekle milleti açıklar. Böyle bakıldığında Türk milleti Osmanlı, Selçuklu, Karahanlı, Gazneli, Göktürk, Uygur, Hun gibi bir tarihi geçmişin bugünkü uzantısıdır.
Bu iki millet tasavvuru kadar heyecanlı ve popüler olmasa da, üçüncü bir millet anlayışından daha söz edilebilir. Temelinde “iktidar hakkının halkta olduğu ulus-devlet” siyasal formülü: burjuvazinin iç pazar oluşturma ve bunun “doğal” sınırlarını ulus tahayyülünün hudutları içinde belirleme çabası vardır.
Birbirinden farklı üç millet tasavvurunun birleştiği bir nokta, nedenleri ne olursa olsun, “bugün”de millet realitesinin var oluşudur. Bu gerçek, yine, muhtevası farklı tariflere konu olsa bile, “milli kültür” diye isimlendirilen bir başka gerçeklikle beraber olarak vardır.
Saf Milli Kültür
Milli kültürlerin saf ve homojen olması gerektiği yolundaki düşünce, gerçeklerle telifi mümkün olmayan psikolojik bir tavra dayanır.
MİLLİ KİMLİK/MİLLİ KÜLTÜR
Kültür ve Dil
Dil, toplumun kolektif bilincinin nesnel alanı “kendine göre” tanımlamasının sembolleridir. Dili, basit bir anlaşma aracı olmaktan öte, bir kolektif aidiyete, nesnel alan karşısında ortak bir bakışın ürünü olmaya götüren budur. Nitekim nesnel gerçekliğin dille bu sembolik dönüştürümü ve öznelleştirilmesi, toplumları birbirinden farklılaştıran önemli özelliklerden birisidir. İki dil arasındaki fark, aynı zamanda iki milletin birbirinden farkıdır ve işte fark olarak tanımlanan bu alan milliliğin ipuçlarını içinde barındırır. Edebiyatla biraz uğraşanlar tercüme şiirin aslından kopmuş, farklılaşmış, adeta başka bir dilde yeniden yazılmış bir şiire dönüştüğünü bilirler ve bu yüzden şiirin tercüme edilemeyeceğinde hemfikirdirler.
TÜRKİYENİN KİMLİK SORUNU
Modern olarak da nitelenen son zamanların en önemli sorunlarından birisi, şüphesiz kimlik sorunudur. Kısaca kimlik; sosyal kişi, grup ve örgütlerin üzerine iliştirilmiş ve onun kim olduğunu niteleyen bir sosyal-politik etiketleme işlemidir. Yani kimlik, çoğu kere sosyal varlığın özününe ilişkin değil, öncelikli dıştan görünümüne ait bir işlemdir.
Dil ve Milli Kimlik
Kültürümüzün taşıyıcısı olan dilimizin, Batılılaşma, Çağdaşlaşma ve günümüzdeki yeni ifadesi ile Küreselleşme karşısında düştüğü, daha doğru bir ifade ile düşürüldüğü durum, bizleri böyle bir sempozyumun çatısı altında toplanmaya sevk etmiştir. Karşı karşıya bulunduğumuz sorunlar bir yabancı dilin öğrenimi veya bir yabancı dille/dilde öğrenim meselesinin boyutlarını fazlasıyla aşmış bulunmaktadır.
Bir toplumun varlık şartları arasında yer alan dili, kültürü ve bunlarla mayalanan kimliği ne yazık ki, son on yılarda yaşadığımız toplumsal değişme, değiştirme ve nihayet değiştirilme süreçlerinde hızlı bir aşındırılmaya terkedilmiş bulunmaktadır.
Dil ve Toplumsal Başarılar
Dil bir toplumun tüm faaliyeti, yapıp etmeleri sırasında yarattığı, ortaya koyduğu hasılanın, başka bir deyişle tüm başarılarının tespit edilip saklandığı ve bu vasıta ile gelecek nesillere aktarıldığı toplumsal bir ortamdır.
Dil, Kültür ve Kimlik ve Kültür
Dil bir toplumun tüm faaliyetlerinin ve ilişkilerinin ürünü olan kültürün kodlanarak ortak bir toplum paydasında kullanıma açılmasını sağlamaktır.
Kendisini dil ve kültür boyutunda gösteren, dışlaşan toplumun tüm faaliyetleri, zaman içinde ortaya çıkan veya karşılaşılan toplumsal eylemlerin çeşitliliği doğrultusunda zaman ve mekâna bağlı olarak değişmesi yeni unsurların farklı kavramlarla ifadesini gerektirmektedir. Kültür değişmeleri olarak adlandırılan bu hususun iyi değerlendirilmesi ve hangi süreçlerle bağlantılı olarak gerçekleştiğinin üzerinde iyi durulması gerekmektedir.
KAVRAMLAR, YAKLAŞIMLAR VE TARİHSEL GELİŞMELER
1.Modern Tüketim Kültürünü Hazırlayan Etmenler
Tüketimi etkileyen en önemli değişkenlerin başında üretim sisteminde meydana gelen değişmeler gelmektedir.
18. yüzyılın ilk çeyreğinde buhar makinesinin bulunmasıyla ve 19. yüzyılın başlarında çelik endüstrisindeki gelişmelerle birlikte demiryolu ve deniz yolu ulaşımında önemli gelişmeler yaşanmıştır. Eş zamanlı olarak, daha fazla üretimin gerçekleşmesiyle birlikte daha fazla pazara ihtiyaç duyulmuş ve bu da ulaşımda devrime neden olmuştur.
Üretim, ulaşım ve haberleşmeye paralel olarak 17.yüzyılda gazete ve reklâmın doğuşu ve 19. yüzyıla gelindiğinde modern reklâmcılığın başlamasıyla modern tüketim yeni imkânlara kavuşmuş oldu. Fertlerin yeni çıkan bir kitabın ya da bir kozmetik ürününün veya bir elbisenin haberini tabii insan iletişimi dışında bir objeyle almaya başlamışlardır.
2.Tüketim Kavramı
Sosyologlar, sosyal hareketlerle ilgili analizlerini politik ve ekonomik hareketlerden ayrı geliştirildikçe tüketim olgusuna, arz ve talebe, üretime, para miktarına veya faiz oranlarına bağlı, özellikle ekonomik bir hareket olarak değil sosyal bir olgu olarak yaklaşmaya başlamışlardır.
Tüketme kavramı, Raymond Williams’a göre, “tahrip etmek, harcamak, israf etmek ve bitirmek” anlamına gelmektedir. J. Baudrillard ise tüketim olgusunun geçirmiş olduğu ve şu anda yapılandığı temel niteliklerinden hareketle tüketimi, basit maddi nesnelerin değil, gösterge ve sembollerin tüketilmesi anlamına geldiğini belirtmektedir. Gündelik yaşam artık, insanların diğer sosyal etkileşimlerinden daha ziyade nesnelerin etkisiyle, ev eşyalarının sergilenmesiyle mesajlarla ve malların çokluğuyla belirlenmektedir.
Tüketim; ihtiyaç, istek, arzu gibi taleplerle ve bu taleplerin karşılanması için gerekli olan, mal ve hizmet gibi üretim çeşitlerine ve paraya ya da bunun yerini alacak bir değere dayalı, ayrıca zamana ve mekana bağlı olan, sosyal ve ekonomik bir ilişki biçimidir.
3. Modern Tüketim Kültürünün Doğuşu
Veblen’de modern tüketimin öncü sınıfı olarak üretmeden ( çalışmadan ) tüketen gösterişe düşkün “aylak sınıfı” gösterilmekteydi. Bocock ise böyle bir sınıfın Avrupa’da pek rastlanmadığı fakat kendine özgü bir tüketim sınıfın olduğunu ileri sürer:
Gerçektende de bu (aylak sınıfı) sınıf ya da bu sınıfın bir bölümü, modern kapitalizmde, çalışmak için değil de tüketmek için yaşayan ilk sınıflardan biri olmuştur. Diğer toplum tipleri içinde, Avrupa feodalizmdeki aristokrasiler gibi yaşamışlar, ama özellikle bir burjuva sınıfı veya onun bir kesimi bu durumu, modern kapitalizm içinde Veblen’in analiz ettiği grupla aynı boyutta yaşamamıştır.
4.Tüketim Kültürü ve Tüketim Toplumu Ayrımı
Tüketim kültürü kavramı günümüzde iki şekilde kullanılmaktadır. Birincisi, her toplumun yaşamakta olduğu tüketim geleneğini, tarzını ve biçimini belirtmek amacıyla kullanılan bir tanımlamadır. İkinci tanımlamaya göre ise, sadece Pazar ekonomisinin egemen olduğu ve ileri ya da post-modern dönemi yaşayan toplumlarda var olan bir olgu olarak görülür.
Bu anlamda tüketim kültürü, kendi değerlerini, normlarını, hukukunu, yaşam tarzını, siyasal yaşam biçimini ve ekonomisini kendi içinde barındırır, bir bütünlük arz eder ve kendine özgü bir sistemi vardır. Çelişki kabul etmez, çelişkilerin olduğu yerde ise bunalıma neden olur.
İkinci anlamdan hareketle, tüketim kültürüyle tüketim toplumu arasında ne tür bir ilişkinin var olduğu sorulabilir. Tüketim toplumu denildiğinde, yeni tüketim kültürünün genel olarak toplum bireylerinin çoğunda egemen olan tüketim tarzı kastedilmektedir. Tüketim toplumlarında üst sınıfla birlikte orta sınıf hatta bazen alt sınıf bireyleri de yeni tüketim tarzı karşısında cevapsız durmazken, tüketici toplumlarında gelir ve gider dengesinin olduğu tek sınıf olan üst sınıfın dışında kalan orta sınıf bile yeni tüketim tarzına katılma konusunda çoğu zaman zorlanır. Tüketim mallarına karşı aşırı isteğin olmasına rağmen bunu gerçekleştirme gücünün olmaması, orta ve alt sınıflarda ciddi huzursuzluklar meydana getirebilmektedir.
Tüketim toplumu ve tüketici toplumların dışında kalan üçüncü toplum tipi ise yeni tüketim alışkanlıkları karşısınd a umursamazca davranan hatta bazen yeni tüketim kültüründen bihaber olan toplumlardır. Bu toplumlara da kanaatkâr toplumlar denebilir.
En basit tüketimin olduğu kanaatkâr toplumlardan tüketimin doruklarını yaşayan tüketim toplumuna doğru ilerleme, ancak tüketim kültürüyle gerçekleşmektedir. Çünkü tüketim kültürü, tüketim toplumunun kaynağı ya da sebebidir. Bu iki toplumun ortasında yer alan toplum ise, tüketici toplumlardır.
Kapitalist küresel tüketim toplumunda artık ihtiyaçlar, üretim tarafından belirlenmektedir. “İhtiyaçlar neden doğar?” sorusuna şimdi farklı cevaplar verilmektedir. Tüketimin insanların yaşamlarını sürdürebilmek için gerekli olan beslenme, barınma güvenlik ve sağlık gibi temel gereksinimlerini karşılamaya yönelik olduğunu söylemek, geleneksel dönemde olduğu kadar kolay olmamaktadır. İnsan niceliksel olarak sınırlı miktarda besin alabilir, sindirim sistemi sınırlıdır; ama besinin kültürel sisteminin kendisi sonsuzdur. Dahası bu göreceli olumsal bir sistemdir.
5. Batı-dışı Toplumlarda Batılı Üretim ve Tüketimin Rolü
Batılaşma denildiğinde, Batının, kendi dışındaki toplumların sosyal ve gündelik yaşamlarına girmesi ve onları gelenekselliğinden kopararak yeni bir sosyalleşmeye itmesini kastetmekteyiz. Halk ne kadar etkin bir biçimde Batılı üretim ve tüketim sistemine entegre olduysa, o derecede Batılılaşmanın ve modernleşmenin sosyalleşme alanı ve imkanı genişlemiştir.
Batı, modernleşme yönünde yeni bir sosyalleşme sürecini endüstrileşmeyle birlikte, hızlı bir şekilde yaşamaya başlamıştır. Baudrillard, Batı’daki kitlelerin modernlik açısından “sosyalleşme”lerin ilk önce üretim sektörüyle gerçekleştiğini ileri sürer.
Özel olarak kendi toplumumuzda, genel olarak diğer toplumlarda, toplumların öncelikli olarak üretimle değil tüketimle yeniden yapılanma sürecine girdiği görülmektedir.
Türk toplumunun tüketimle Batılılaşması belli bir döneme kadar üst sınıflarla gerçekleşmiş, fakat II. Dünya Savaşı sonrasında diğer sınıfların da katılımıyla bu süreç kitlesel boyut kazanarak halka mal olmuştur.
Toplum kesimleri arasındaki refah seviyesinde görülen dengesizliğin ve üretim ile tüketim arasındaki dengesizliğin temelinde bu gecikme bulunmaktadır. Batılılaşmanın bu türden yaygınlaşmasına, çarpık değişme ya da yapılanma demeyi tercih ediyoruz. Şehirlerde çarpıklık dozajının daha yoğun olduğu yerler ise gecekondulardır.
Türk toplumunda, daha çok tavandan gelerek tüketimin yönlendirildiğini görmekteyiz. II. Mahmut döneminden günümüze giyim tarzındaki bu devlet destekli değişim anlayışının devam ettiği gözlenmektedir. Yani tepeden aşağılara; saraya, orduya, bürokrasiye, varlıklı sınıfa, Avrupa’da eğitim görmüş genç Osmanlılara, buralardan da orta ve alt tabakalara doğru tüketim dolaşımı gerçekleşmiştir.
6.Tüketim Açısından Modernleşme ve Batılılaşma
Kendi tarihimize bakıldığında ilk dönemlerde, “medeni ülkeler gibi yaşama” diye ifade edilen değişme olgusunun ve talebinin; “Batılılaşma”, “muasırlaşma” ve “modernleşme” kavramıyla açıklanmaya çalışıldığı bilinmektedir. Modernlik kavramı, Batı kaynaklı olmasına karşın, tam olarak Batılılaşma kavramıyla özdeş tutulmaz; farklılıkları ve özellikleri bünyesinde taşır. Modernlik her ne kadar Batı özelliklerini taşısa da, Batılılaşma gibi bölgesel bir kimliğe vurguda bulunmaz.
Batılılaşma ve modernleşme arasındaki farkı daha iyi görebilmek için tüketim örneklerine bakmak yerinde olacaktır. Hem çorba hem de çerez olarak yenilen Maraş usulü tarhananın yakın bir dönemde elle değil de fabrika usulü ile yapılaması, bu yöresel yemeğin modernize edildiğini mi yoksa Batılılaştığını mı gösterir? Çorbanın kâsede değil de daha da pratik olması için karton ve köpük bardakta içilip yenilmesine bakıldığında, bu ürünün sadece üretim olarak değil tüketim tarzı açısından da gelenekten koptuğu ve farklılaştığı hatta Batılılaştığı söylenebilir. Dolayısıyla, bir tüketim ürününün gelenekselliğini bozmadan üretimindeki yenilenme çabaları modernlikle karşılanabilirken, geleneksel üretim tarzında, pazarlama ve kullanım tarzında bir diğer ifadeyle tüketim tarzında meydana gelen köklü bir değişim modernliği aşan bir olguyu, Batılılaşma olgusunu karşımıza çıkarır.
Tüketim kültüründeki modernleşme ile Batılılaşma arasındaki farklılığı görebilmek için gerekli kıstaslardan biri Batı’nın üretmiş olduğu ürünün geleneksel toplumlarda bulunup bulunmadığıdır.
MODERN TÜKETİMİN DOĞUŞU
Avrupa’da Tüketimin Doğuşu ve Gelişmesi
18.yüzyıl sonlarında ve 19. yüzyılda modern hedonizm tüketimin gelişmesinde gerçekçi bir devrim yaratır. Max Weber kapitalizmin gelişmesini Protestan ahlakının; dünya içi çileciliği/kişilik reddi ve tutumlulukla ilgili ilkeleriyle açıklamıştı. Oysa, Campbell, modern hedonist tüketimin serpilip gelişmesini Protestan akımın ikiz kardeşi olan romantizmin sembolik düzeyde zevk ve haz peşine düşme eylemi ile kavramaya çalışmıştır. Sombart ve Campbell’in birleştikleri nokta hedonizmin kapitalizmin tarih sahnesine çıkmasında önemli bir güdü olgudur.
Tüketim Yayılmasını Sağlayan Etmenler
Tüketim mallarının üretimi, fordizm gibi ekonomik sistemde meydana gelen değişmeler; refah politikalarını yaygınlaşması, teknolojinin ve iletişim araçlarının, açık toplumsal tabakalaşmanın, kentleşmenin gelişmesi, materyalist kültürün yoğunlaşması, boş zaman etkinliklerinin, kültürün, sanatın ticaretleşmesi ve tüketim araçlarının gelişmesi hem tüketim toplumun doğuşunu hazırlamış hem de sosyal bilimcilerin tüketime olan ilgilerini arttırmıştır.
Eğer bir nesne doğrudan onu üretenin gereksinimleri karşılamaya yönelik üretilmiyorsa, pazara yönelik değişim aracı ise, artık o bir metadır. “Bir ürünün meta olabilmesi için kullanım değeri olacağı başka bir kimseye, değişim yoluyla devredilmesi gerekir.” “Ürünün meta şeklini aldığı üretim biçimi ya da doğrudan değişim için üretilmesi, burjuva üretim biçiminin en genel ve en ilkel biçimidir.”
Diğer yandan sanayileşmeyle kent, her türlü siyasi, askeri ve dini güçlerin ağırlığını yitirmiş, ekonomik faaliyetlerin yoğunlaştığı mekân olarak ortaya çıkmıştır.
Sanayi/üretim kapitalizmi aşamasında çalışma, tasarruf, tutumluluk ve sermaye birikimi olumlu değerlerdir. Tüketim kapitalizmi aşamasında ise, harcama ve tüketme olumlu değerler olmuştur.
Osmanlıdan Günümüze Alış Veriş Mekânlarının Gelişimi
Gündelik hayatın kurucu unsurları cami, çarşı ve evdir. Çarşı, klasik Osmanlı kent sisteminde ticaretin temel birimidir. Burada iki tür çarşı tipinin olduğunu görüyoruz; birincisi çok boyutlu, daha çok da dağıtımın ve perakende satışın merkezi olan Kapalı Çarşı ikinci çarşı tipi ise, daha çok meslek kollarının örgütlendiği ve üretimin yapıldığı Mısır Çarşısı ve Kâğıtçılar Çarşı’sı gibi mekânlardır. Klasik Osmanlı sisteminde tüketim deneyimleri de cinsel sınırlamalara tabi tutulmuştur. Çarşı oluşturan dükkânların çalışanları ve ürün alıcıları genellikle erkektir. Kadınların tüketim pratikleri sınırlandırılmıştır. Kadınlar ancak, eşi ya da çocukları eşliğinde çarşılara geldiklerinde tüketim pratiklerine katılabilmişlerdir. Cinsiyet bağlamında çarşı, erkeği sembolize eder.
Bu yapı iki etmene bağlı olarak değişmiştir. Birinci tüketim ürünlerinin ve tüketim araçlarının gelişmesi ve yaygınlık kazanmasıyladır. İkinci iş bölümü, kadının toplumsal statüsü ve tüketim kalıplarının değişmesi gibi unsurlarla ilişkilidir.




Kaynak: folklor.org.tr

Gönderen: Admin |